Pazar, Eylül 05, 2010
   
Yazı Boyu

Arama

Köşe Yazıları

Alibeyköy'ün ilk web sitesinin köşe Yazıları bölümü.

Eğitim gerekli midir?

Eğitimi; insanı, bedensel, zihinsel, duygusal ve entelektüel yönden geliştirme, bir ilişkiler ağı ortamında toplumsallaştırma, milli kültür ve evrensel değerlerle donatma ve etkin bir yaşam sürmesini sağlayacak bilgi ve beceriler kazandırma çabalarının toplamı" olarak tanımlayabiliriz.

 

Eğitimi başka bir tanımla ise ; özgür düşünceyi kısıtlayan ve körelten, egemenler tarafından belirlenmiş olan doğruları zoraki bir yaptırımla geniş halk yığınlarına dayatan bir araç olarak da tanımlayabiliriz.

 

Yani nasıl baktığımız çok önemlidir. Biz çoğu zaman eğitim getirdikleriyle ilgileniriz. Çünkü temel olarak kazançlarımız odaklı düşünürüz. Bir diploma neler getirir düşünürüz. Bulmaca, bilgi yarışmalarında kazanmak haz verir.  Ve kazançlarımızı birçoğunu eğitimle açıklarız. Birçok hastalığın sebebinin eğitimle bulunduğunu ,  çözümlerinin eğitimle olduğunu sanarız. Teknolojinin getirdiklerinin hayatımızı kolaylaştırdığını, daha refahlı milletler yarattığına inanırız. Bu tespite ulaşmamız zor olmaz. Çünkü Amerika, İngiltere,Japonya gibi ülkelerden gelen duyumlarımızla Sierra Leone,Tanzanya, Malawi ve Etyopya gibi ülkelerden gelen duyumlarımızı karşılaştırırız. Bir taraftan buluş haberleri gelirken diğer taraftan savaş haberleri alınır. Bir tarafta insanların mutluluk imareleri alınırken diğer taraftan yaşama mücadeleleri gözlemlenir.  

 

Oysa madalyonun başka bir yüzü de vardır. Bugün inanılmaz büyük paralar kazanan yine  o eğitimli insanların ilaç şirketleri laboratuar da virüs üretmekte ve milyonlarca insanın ölümüne yol açmakta .. bugün yine o eğitimli insanlar,insanları daha hızlı,daha kolay öldürmek için nükleer bombalar üretmekte.. bugün yine o eğitimli insanların petrol şirketleri daha fazla kazanmak için insanların yaşamlarını hiçe saymakta..bugün yine o eğitimli insanların altın,elmas şirketleri yüz binlerce insanın ölümüne yol açmakta ve sadece daha fazla kazanç için (kanlı elmas filmi iyi bir örnek) . Bunları saymakla bitmez sanırım.. yakın çevremizde de minyatürlerini görmekteyiz bu örneklerin.

 

Eğitime başka bir eksi bakışı da ünlü düşünür ivan illich alıntısı ile sunmak istiyorum.

 

Ivan Illich, Okulsuz Toplum adlı eserinde okulun sadece çocuklara sosyal statüsünü öğretmeyi ve ona uymayı sağlayan bir araçtan başka bir şey olmadığını savunur. İllich'e göre okullar sadece egemen sınıfın baskı araçlarıdırlar ve özgür iradeyi egemen kılmak için mutlaka kapatılmaları gerekir.
Resmi Okullar, Amerika ve Avrupa başta olmak üzere kişiliksiz, kimliksiz ve tekdüze bir toplum oluşturmanın lokomotifi olmuştur. Modern eğitim endüstrisinin en büyük başarısı düşünmeyen, sorgulamayan, eleştirmeyen ve hikmeti yitirmiş bir toplum oluşturmak olmuştur.
Bugün bütün dünyada; Mc Donalds'a gidiliyor, Coca Cola içiliyor, Blue Jean giyiliyor, Harry Potter okunup, Matrix seyrediliyor. Demek ki, İvan İllich haklı.

 

Beklentiler var içimde

Beklentiler var içimde

Gelecek şeylerin habercileri dolaşmakta, her yerde

İnsanların gözleri ve elleri benim için hareketleniyor sanki

Nereye baksam bir yenilik arıyor gözlerim

Neden canım sıkılıyor diye soruyorum

Ne olmuştu canımı sıkacak?

Sonra hatırlıyorum can sıkıntımın bir sonuç olmadığını

Bu can sıkıntısı bir şeylere sebep olacak

 

Beklentiler var içimde

Bahar da gelmedi ki daha

Neyin beklentisi bu, ne yenilik istiyor benliğim

Yeni insanlar belki de

Kendimi içlerinde bulabileceğim yeni “ben” kişileri

Yeni duygular tatmak istiyor belki de bu karga

Siyah bedeninde beyaz benekler arıyor

Küçükken sahip olduğu su yeşili gözlerini arıyor baktıklarında

 

Beklenen ne? Yenilik eskimedi mi zaten?

Yeni denilen ne? Ne yenileniyor ki hayatta? Veya yeni ne geliyor hayata?

Bebekler bile hayata doğrulduklarında yaşlanıyorlar ilk çığlıklarında

Nefes alıp, veriyorlar son nefeslerini, yaşadıkları bu dünyada

Mezara girip orada kalıyorlar ölümleri boyunca

 

*

 

Arkasına bakan bir insan olmamak...

Geleceğin ve geçmişin olmadığına ikna etmek kendini

Güzel olmalı... ve eğlenceli, garip biraz, tehlikeli belki

Kelimeleri kullanmaktan korkmayan bir insan olmak

Cümle kurmaktan ve anlatmaktan çekinmeden ânı yaşayan biri olabilmek...

 

Serap görmek güzel ve etkileyici görüldüğü anda

Aması var mı bunun, anlatılışı ve bir tanımı?

Duygular da birer serap mı akıllarda dolaşan,

Ya da birer fener mi karanlık sokaklarda ışıldayan,

Her şeyi aydınlatan, tıpkı düşünceleri ve iç dünyaları olduğu gibi...

 

Pencereden bakıp bir akşam, yapraklarda yaratma gücünü görebilmek

Tanrı’nın kutsallığını onaylamak açık havada

Ve bağırmak tüm dünyaya, ben insanım diye

Şükranlarını sunmak yaratan varlığa, her hayal kuruşunda

Ve her seferinde, mesela yeni biriyle karşılaştığında

 

Su içerken düşünmek varlığın her zerresini

ve içilen su kadar berrak, saf akan oluş nehrini...

yüzebilmek o nehrin içinde, akıntı yönünün tam aksine

İçinde hissedebilmek oluşun tüm kudretini ve içtenliğini

Baktığın her gözde Tanrı ışıltısını görebilmek

Her şeyin ve herkesin büyük bir benliğin parçaları olduğunu bilerek

Kendini dinleyebilmek her an

Ve nefes aldığının farkında olarak tüm bir ömrü yaşayabilmek

 

Aldığın bir nefese sığdırabilmek dünyaya doğrulduğun ânın tüm heyecanını

Verdiğin bir nefesle yaşayabilmek ölümün tüm esaretini

Hayatın canlılığının damarlarında dolaşması

Kabullenebilmek tüm acıları ve duygusal-fiziksel yoksullukları

Hayatına son vermenin sebep olacağı günahları

Beklentilerle dolu koca bir hayatı, yaşamayı, nefes almayı, sevmeyi, ağlamayı...

İsteyip de sahip olamadıklarının verdiği kırıklığı kabul edebilmek...

 

Doğrudan söyleyemez miyiz duyumsadıklarımızı?

İlerleyemez miyiz daha dürüst olma yolunda?

 

*

 

Her an bir yıldızın parlaması insanın içinde

Birine baktığında görülmesi gözbebeklerinde parlayan yıldızların

Birine bu kadar yakın olabilmek ve anlayabilmek yakın olduğun ölçüde

Gözbebeklerine bakıp kendini görebilmek yıldızların içinde

Girebilmek bir kara deliğe hiç korkmadan hem de,

Başka bir evrene ve başka yıldızlara gidebilmek uğruna

Bir daha geri dönemeyeceğin yollara girmek

Bir çiçeği yetiştirmek, öylesine güçlü, hiç solmamacasına

Ve o çiçeği de yanında götürebilmek yeni yıldızlara

Kara deliklerden geçebilmek ve evren atlayabilmek, başka yıldızlar keşfetmek

Başka gözlerde başka semalarda...

 

Astım olan bir insan, karganın bulduğu sokakta...

Öksürüyor, yıldızlara bakmak için kafasını kaldıramayacak kadar hasta

Ciğerleri yerinden çıksa bu astımlı kişinin daha mutlu olabileceğini düşünüyor karga.

Karganın gözünde hasta sendeliyor, yere yıkılıyor biraz sonra.

Karga hemen gidiyor ve göğsünün üstüne konuyor düşenin

Leş kargası diyor görenler ama kimse yaklaşmıyor yanlarına

Karga hafiften gagasıyla yokluyor üzerinde durduğu göğsü

Yumuşak, hırıltılı, hareketli, sarsak, ölecek birazdan, hırıltısı durulacak.

En sonunda karga deliyor göğsü, akciğerlere ulaşana kadar zorlanıyor ama

Kaburgalar arasından bir parça kan akışı gürültüsü

Gagasıyla duyuyor adeta, bir dedektif soğukkanlılığıyla

İnceliyor üstünde çalıştığı bedeni

En sonunda akciğerleri didikliyor ve astımlı insanı kurtarmanın verdiği huzurla

Çıkıyor yola, kayboluyor semada,

Kim bilir kimlerin üzerine konacak daha...

 

Soğuk, buz gibi bir hayalin içinde yaşayan çaresizlik

Amansız bir şekilde mavi renge bürünmeye çalışan bir sevimsiz duygu

Bir türlü sevilmeye ve ilgilenilmeye alışamamış çare yoksunu

İnsanların sığındığı küçük karanlık bir kuytu.

Bacaklarını ve kollarını kıpırdatmasına engel olan

İnsan denen varlığın her yerine korku ve sersemlik salan

Var olması bir hata olan, belki de var olmaması

Kaos nedeni olacak bir acımasız kavram...

 

*

 

Yıpranan düşünceler kadar iğrenç olan

İnsanın hayatını kuşatan, cömert ve içten olması düşünülemez bir kavram

Arkadaşlık denen bunaltıcı ortam...

Karmaşanın ve ikiyüzlülüğün dayanılmaz çekiciliği

İki insanın birbirlerinin hayatını mahvetmek için el ele verişi

Varlığı tezat oluşturan işbirliği

 

Mahkumiyet korkunç bir yenilgi

Hayatını başkalarının hayatları içinde mahkum etmek

En kötüsü de kendini kendi içinde köle haline getirmek.

Ucuz hesaplar yapıp kandırmak çevrendekileri

Kendi kendine yalan söylemek, her daim olduğu gibi

Kendine inancını yitirme isteği duymak her fırsatta

Kendine acı çektirmek hep, her şartta...

 

*

 

Daha önceden bir şekle sokulmuş bir kağıdın üzerine yazmak bir şeyleri... Mesela eğilip bükülerek gemi haline getirilmiş bir kağıdı tekrar eski katlanmamış haline getirerek bir şeyleri geri döndürme çabası göstermek... Umutsuzca biraz, değişimleri kabullenmeme hali...

İnsan geçmişe, geleceğe ve şimdiye aynı anda sahip olmaya çalışmasa daha mutlu hissedebilir miydi kendini acaba? Peki ya geçmişin ve geleceğin var olmadığını öğrense ve sadece şimdinin varlığına inandırılsa?

Amaç mutlu olmak mı hayatta?

Ne anlama geliyor takım elbiseli insanların çıkması binalardan günlük hayatta ve tam önlerinde yol çalışmasının yapılıyor olması? Çamura bulanmış belediye işçileri ve yanlarından geçen onca insan var sokaklarda. Herkes farklı olma ve mutlu hissetme çabasında. Kim kimin farkında? Neden kimse selamlamıyor birbirini ve fark etmiyor hemen yanından geçen kişiyi?

İnsanlar bunun için çift oluyorlar galiba. Farkına varamadıkları benliklerini fark ettirmek amacıyla başka insanlara... Kendilerini özel hissedebilmek, kimsenin birbirini tanımadığı yollardan geçerken özellikle o kişinin bakışlarının hedefi olabilmek güzel bir şey olmalı kanımca.

Ne zaman şekil verilmiş bir kağıt görsem bozmak geliyor içimden o yapılmış, katlanmış kağıt parçasını. Ve üzerine bir şeyler karalamak... Bir iz bırakma isteği bu belki de...

Bir adam telefonda konuşuyor sokakta. Otobüsler geçiyor. İşçiler mola verdi çalışmaya. Bir polis arabası sireniyle trafikteki araçları ilerlemeye zorluyor.

Kim kimin farkında? Herkesin aklı kendinde, insanlar dolaşıyor sokakta.

 

Arkaya bakmak ve görememek bıraktıklarını

Arkaya bakmak ve görememek bıraktıklarını
Önüne bakmak ve düşlemek sonrası sandığını
Nasıl bilebilir insan öncesi veya sonrası olmadığını?

 Yazmak anlatmak mıdır bir şeyleri? Anlatma çabası gütmeden yazabilir mi insan? Ya da sadece yazmış olmak için... Ya da amaçsız, hiçbir şey için değil, öylesine...

Kendisini gözünde canlandırabilen insan var mıdır acaba? Kendi görüntüsünü ezbere çizebilen kağıda... Ya da kendini gerçek anlamda tarif edebilen bir insan yaşıyor mudur şu dünyada?

 

Yaşantı denilen girdap, dönme dolap, ölümle sınırlandığı söylenen bu serap; öyle veya böyle insan olanın sahip olduğu bir şey. İnsan istese de istemese de annesinin karnından çıktığı andan itibaren yaşantısına açıyor gözlerini –yıllarca sonra tekrar kapatmak üzere. İlk ağlayışı ölüm ve yaşam fermanı oluyor aynı zamanda, bebeklerin henüz oluşmamış ilkel benliklerinde.

Bebekler saf yaratıklar olarak tanınıyor hep. Günahsız, kirlenmemiş, umutlarla dolu bir paket... Hıristiyanlıktaki vaftiz töreni ise bunun tersini söylüyor. Anne karnından çıkan insan adayı, günahlarla dolu biri olarak kabul ediliyor onlarda. Neden dinler ters görüşler öne sürüyorlar ve neden her insanın görüşü bir diğerinden farklı oluyor? Neden her insan biyolojik ve psikolojik olarak kendine özgü bir yapıya sahip? Neden her insanın beyni diğerinden farklı çalışıyor?

İnsan demek birine ve insan olmak kolay mı bu kadar? Sadece doğmak yeterli mi, dünyaya doğrulmak yeterli mi insan olmaya?

Yeterli olmamalı. İnsan nedir diye sorulduğunda kendini doğduğu anda insan ilan ettirmiş bir varlığa, kesin bir cevap almak çok zor. Birçok özellik sayılabilir ilk anda ama “nedir, kimdir” sorusuna kesin cevap belirlenememiştir hâlâ. İnsan denilen ve tanımı henüz tamamlanmamış bu varlık kendini tanımakta zorluk çeker. Tavırları, tepkileri, düşündükleri farkında olmadan sürekli şaşırtır kendini. Kendinin farkında olmayan insan ise, her şeyi yapma hakkına sahiptir. Tıpkı akıl hastanesindeki deli olarak adlandırılan insan isimli varlıklar gibi.

 

İnsan, belki de bu dünyaya doğrulmuş varlıkların arasında ortak bir nokta,

bir birleşim hattı oluşturabilmek umuduyla oluşturulmuş genel bir tanım, bir imâ. İnsan olmaya çalışmak için insan adaylarını cesaretlendiren bir çağırma şekli.

Bir benzetme belki de yapılan gerçek yaşayana, görünen olan yoluyla.

 

Alternatiflerle dolu yaşam. İnsan sürekli seçim yapmak zorunda kalıyor. Sonrasında da yaptığı seçimlerin sonuçlarına katlandığı, kadere boyun eğmiş olduğu, alnına böyle yazıldığı gerekçesiyle bırakıyor kendini hayattan geldiğini zannettiği acımasızlığa. Her şeyin dışarıdan ve ulaşılmaz güzlerden geldiği yanılsamasıyla insan, meydan okumuyor bu saplantılarına.

İnsan nasıl ânı yaşamayı öğrenebilir acaba? Nasıl her yaşadığını ilk kezmişçesine heyecanla ve tutkuyla yaşatabilir insan kendisine? Nasıl bir şeyleri ararken yanlışlıkla “ben” deyip kendini bulur insan, bulmayı umduğu şey kendisi olmasa bile?

Her söz, her düşünce, her bakış bir cinayet. İnsan her dakika kendini ve içindeki çocuğu bile bile ve bir o kadar da bilinçsizce öldürmekte. Etrafımızda yüzlerce cinayet işlenmekte, cezayı müeyyidesi olmadığı halde. Neden yapmakta insan bunu? Cinayet ve intihar aynı şeyler mi kabul gören kavramlar dünyasında ve insanların içsel yaşamlarında?

 

İnsan soru sormalı kendine.

“Ben” deyip bulmalı kendini.

Kendini bulmadan “ben” diye hitap etmemeli

kendi zannettiği ama aslında yabancı olduğu kişiye.

 

Neden yapıyor insan tüm bunları kendine?

Neden acı çekmekten hoşlanıyor, ne yaptığını bildiği halde zarar veriyor kendine?

Neden bir şeylerin farkında olmadığı halde farkındaymış gibi davranıyor ve bilgiçlik taslıyor çevresindekilere?

Aileler neden sürekli bilgiçlik taslamakta?

Neden herkes en iyisini kendinin bildiğini düşünmekte ve savunmakta en saçma fikirleri bile, kendini parçalarcasına?

Fikrin oluşma yeri akıl mı? Saçma fikir olur mu? Fikrin tanımı ne?

Ve neden insan sürekli kıvranıyor bir şeyleri tanımlama çabası içinde?

 

Sorular sadece etrafta gezinen egzersiz hocaları gibi yer alıyorlar hayatımızın her alanında. Bastırılmış duyguları ve söylenemeyen tüm sözleri içlerinde barındıran hoş varlıklar sorular. Özellikle de kendi kendimize yönelttiğimizde... Sırlarımızı, isteklerimizi, arzularımızı, duygularımızı ve düşüncelerimizi saklayan düş sandıkları adeta, peşlerinde soru işaretleriyle takip ediyorlar bizi iç dünyalarımızda.

 

ÖZGE

   

BLOG ETİKETLERİ

KİMLER BAĞLI

Şuan bağlı üyemiz Yok
Misafirler..: 5

SON DAKİKA

Kullanıcı Girişi