Beklentiler var içimde
Beklentiler var içimde
Gelecek şeylerin habercileri dolaşmakta, her yerde
İnsanların gözleri ve elleri benim için hareketleniyor sanki
Nereye baksam bir yenilik arıyor gözlerim
Neden canım sıkılıyor diye soruyorum
Ne olmuştu canımı sıkacak?
Sonra hatırlıyorum can sıkıntımın bir sonuç olmadığını
Bu can sıkıntısı bir şeylere sebep olacak
Beklentiler var içimde
Bahar da gelmedi ki daha
Neyin beklentisi bu, ne yenilik istiyor benliğim
Yeni insanlar belki de
Kendimi içlerinde bulabileceğim yeni “ben” kişileri
Yeni duygular tatmak istiyor belki de bu karga
Siyah bedeninde beyaz benekler arıyor
Küçükken sahip olduğu su yeşili gözlerini arıyor baktıklarında
Beklenen ne? Yenilik eskimedi mi zaten?
Yeni denilen ne? Ne yenileniyor ki hayatta? Veya yeni ne geliyor hayata?
Bebekler bile hayata doğrulduklarında yaşlanıyorlar ilk çığlıklarında
Nefes alıp, veriyorlar son nefeslerini, yaşadıkları bu dünyada
Mezara girip orada kalıyorlar ölümleri boyunca
*
Arkasına bakan bir insan olmamak...
Geleceğin ve geçmişin olmadığına ikna etmek kendini
Güzel olmalı... ve eğlenceli, garip biraz, tehlikeli belki
Kelimeleri kullanmaktan korkmayan bir insan olmak
Cümle kurmaktan ve anlatmaktan çekinmeden ânı yaşayan biri olabilmek...
Serap görmek güzel ve etkileyici görüldüğü anda
Aması var mı bunun, anlatılışı ve bir tanımı?
Duygular da birer serap mı akıllarda dolaşan,
Ya da birer fener mi karanlık sokaklarda ışıldayan,
Her şeyi aydınlatan, tıpkı düşünceleri ve iç dünyaları olduğu gibi...
Pencereden bakıp bir akşam, yapraklarda yaratma gücünü görebilmek
Tanrı’nın kutsallığını onaylamak açık havada
Ve bağırmak tüm dünyaya, ben insanım diye
Şükranlarını sunmak yaratan varlığa, her hayal kuruşunda
Ve her seferinde, mesela yeni biriyle karşılaştığında
Su içerken düşünmek varlığın her zerresini
ve içilen su kadar berrak, saf akan oluş nehrini...
yüzebilmek o nehrin içinde, akıntı yönünün tam aksine
İçinde hissedebilmek oluşun tüm kudretini ve içtenliğini
Baktığın her gözde Tanrı ışıltısını görebilmek
Her şeyin ve herkesin büyük bir benliğin parçaları olduğunu bilerek
Kendini dinleyebilmek her an
Ve nefes aldığının farkında olarak tüm bir ömrü yaşayabilmek
Aldığın bir nefese sığdırabilmek dünyaya doğrulduğun ânın tüm heyecanını
Verdiğin bir nefesle yaşayabilmek ölümün tüm esaretini
Hayatın canlılığının damarlarında dolaşması
Kabullenebilmek tüm acıları ve duygusal-fiziksel yoksullukları
Hayatına son vermenin sebep olacağı günahları
Beklentilerle dolu koca bir hayatı, yaşamayı, nefes almayı, sevmeyi, ağlamayı...
İsteyip de sahip olamadıklarının verdiği kırıklığı kabul edebilmek...
Doğrudan söyleyemez miyiz duyumsadıklarımızı?
İlerleyemez miyiz daha dürüst olma yolunda?
*
Her an bir yıldızın parlaması insanın içinde
Birine baktığında görülmesi gözbebeklerinde parlayan yıldızların
Birine bu kadar yakın olabilmek ve anlayabilmek yakın olduğun ölçüde
Gözbebeklerine bakıp kendini görebilmek yıldızların içinde
Girebilmek bir kara deliğe hiç korkmadan hem de,
Başka bir evrene ve başka yıldızlara gidebilmek uğruna
Bir daha geri dönemeyeceğin yollara girmek
Bir çiçeği yetiştirmek, öylesine güçlü, hiç solmamacasına
Ve o çiçeği de yanında götürebilmek yeni yıldızlara
Kara deliklerden geçebilmek ve evren atlayabilmek, başka yıldızlar keşfetmek
Başka gözlerde başka semalarda...
Astım olan bir insan, karganın bulduğu sokakta...
Öksürüyor, yıldızlara bakmak için kafasını kaldıramayacak kadar hasta
Ciğerleri yerinden çıksa bu astımlı kişinin daha mutlu olabileceğini düşünüyor karga.
Karganın gözünde hasta sendeliyor, yere yıkılıyor biraz sonra.
Karga hemen gidiyor ve göğsünün üstüne konuyor düşenin
Leş kargası diyor görenler ama kimse yaklaşmıyor yanlarına
Karga hafiften gagasıyla yokluyor üzerinde durduğu göğsü
Yumuşak, hırıltılı, hareketli, sarsak, ölecek birazdan, hırıltısı durulacak.
En sonunda karga deliyor göğsü, akciğerlere ulaşana kadar zorlanıyor ama
Kaburgalar arasından bir parça kan akışı gürültüsü
Gagasıyla duyuyor adeta, bir dedektif soğukkanlılığıyla
İnceliyor üstünde çalıştığı bedeni
En sonunda akciğerleri didikliyor ve astımlı insanı kurtarmanın verdiği huzurla
Çıkıyor yola, kayboluyor semada,
Kim bilir kimlerin üzerine konacak daha...
Soğuk, buz gibi bir hayalin içinde yaşayan çaresizlik
Amansız bir şekilde mavi renge bürünmeye çalışan bir sevimsiz duygu
Bir türlü sevilmeye ve ilgilenilmeye alışamamış çare yoksunu
İnsanların sığındığı küçük karanlık bir kuytu.
Bacaklarını ve kollarını kıpırdatmasına engel olan
İnsan denen varlığın her yerine korku ve sersemlik salan
Var olması bir hata olan, belki de var olmaması
Kaos nedeni olacak bir acımasız kavram...
*
Yıpranan düşünceler kadar iğrenç olan
İnsanın hayatını kuşatan, cömert ve içten olması düşünülemez bir kavram
Arkadaşlık denen bunaltıcı ortam...
Karmaşanın ve ikiyüzlülüğün dayanılmaz çekiciliği
İki insanın birbirlerinin hayatını mahvetmek için el ele verişi
Varlığı tezat oluşturan işbirliği
Mahkumiyet korkunç bir yenilgi
Hayatını başkalarının hayatları içinde mahkum etmek
En kötüsü de kendini kendi içinde köle haline getirmek.
Ucuz hesaplar yapıp kandırmak çevrendekileri
Kendi kendine yalan söylemek, her daim olduğu gibi
Kendine inancını yitirme isteği duymak her fırsatta
Kendine acı çektirmek hep, her şartta...
*
Daha önceden bir şekle sokulmuş bir kağıdın üzerine yazmak bir şeyleri... Mesela eğilip bükülerek gemi haline getirilmiş bir kağıdı tekrar eski katlanmamış haline getirerek bir şeyleri geri döndürme çabası göstermek... Umutsuzca biraz, değişimleri kabullenmeme hali...
İnsan geçmişe, geleceğe ve şimdiye aynı anda sahip olmaya çalışmasa daha mutlu hissedebilir miydi kendini acaba? Peki ya geçmişin ve geleceğin var olmadığını öğrense ve sadece şimdinin varlığına inandırılsa?
Amaç mutlu olmak mı hayatta?
Ne anlama geliyor takım elbiseli insanların çıkması binalardan günlük hayatta ve tam önlerinde yol çalışmasının yapılıyor olması? Çamura bulanmış belediye işçileri ve yanlarından geçen onca insan var sokaklarda. Herkes farklı olma ve mutlu hissetme çabasında. Kim kimin farkında? Neden kimse selamlamıyor birbirini ve fark etmiyor hemen yanından geçen kişiyi?
İnsanlar bunun için çift oluyorlar galiba. Farkına varamadıkları benliklerini fark ettirmek amacıyla başka insanlara... Kendilerini özel hissedebilmek, kimsenin birbirini tanımadığı yollardan geçerken özellikle o kişinin bakışlarının hedefi olabilmek güzel bir şey olmalı kanımca.
Ne zaman şekil verilmiş bir kağıt görsem bozmak geliyor içimden o yapılmış, katlanmış kağıt parçasını. Ve üzerine bir şeyler karalamak... Bir iz bırakma isteği bu belki de...
Bir adam telefonda konuşuyor sokakta. Otobüsler geçiyor. İşçiler mola verdi çalışmaya. Bir polis arabası sireniyle trafikteki araçları ilerlemeye zorluyor.
Kim kimin farkında? Herkesin aklı kendinde, insanlar dolaşıyor sokakta.
Arkaya bakmak ve görememek bıraktıklarını
Arkaya bakmak ve görememek bıraktıklarını
Önüne bakmak ve düşlemek sonrası sandığını
Nasıl bilebilir insan öncesi veya sonrası olmadığını?
Yazmak anlatmak mıdır bir şeyleri? Anlatma çabası gütmeden yazabilir mi insan? Ya da sadece yazmış olmak için... Ya da amaçsız, hiçbir şey için değil, öylesine...
Kendisini gözünde canlandırabilen insan var mıdır acaba? Kendi görüntüsünü ezbere çizebilen kağıda... Ya da kendini gerçek anlamda tarif edebilen bir insan yaşıyor mudur şu dünyada?
Yaşantı denilen girdap, dönme dolap, ölümle sınırlandığı söylenen bu serap; öyle veya böyle insan olanın sahip olduğu bir şey. İnsan istese de istemese de annesinin karnından çıktığı andan itibaren yaşantısına açıyor gözlerini –yıllarca sonra tekrar kapatmak üzere. İlk ağlayışı ölüm ve yaşam fermanı oluyor aynı zamanda, bebeklerin henüz oluşmamış ilkel benliklerinde.
Bebekler saf yaratıklar olarak tanınıyor hep. Günahsız, kirlenmemiş, umutlarla dolu bir paket... Hıristiyanlıktaki vaftiz töreni ise bunun tersini söylüyor. Anne karnından çıkan insan adayı, günahlarla dolu biri olarak kabul ediliyor onlarda. Neden dinler ters görüşler öne sürüyorlar ve neden her insanın görüşü bir diğerinden farklı oluyor? Neden her insan biyolojik ve psikolojik olarak kendine özgü bir yapıya sahip? Neden her insanın beyni diğerinden farklı çalışıyor?
İnsan demek birine ve insan olmak kolay mı bu kadar? Sadece doğmak yeterli mi, dünyaya doğrulmak yeterli mi insan olmaya?
Yeterli olmamalı. İnsan nedir diye sorulduğunda kendini doğduğu anda insan ilan ettirmiş bir varlığa, kesin bir cevap almak çok zor. Birçok özellik sayılabilir ilk anda ama “nedir, kimdir” sorusuna kesin cevap belirlenememiştir hâlâ. İnsan denilen ve tanımı henüz tamamlanmamış bu varlık kendini tanımakta zorluk çeker. Tavırları, tepkileri, düşündükleri farkında olmadan sürekli şaşırtır kendini. Kendinin farkında olmayan insan ise, her şeyi yapma hakkına sahiptir. Tıpkı akıl hastanesindeki deli olarak adlandırılan insan isimli varlıklar gibi.
İnsan, belki de bu dünyaya doğrulmuş varlıkların arasında ortak bir nokta,
bir birleşim hattı oluşturabilmek umuduyla oluşturulmuş genel bir tanım, bir imâ. İnsan olmaya çalışmak için insan adaylarını cesaretlendiren bir çağırma şekli.
Bir benzetme belki de yapılan gerçek yaşayana, görünen olan yoluyla.
Alternatiflerle dolu yaşam. İnsan sürekli seçim yapmak zorunda kalıyor. Sonrasında da yaptığı seçimlerin sonuçlarına katlandığı, kadere boyun eğmiş olduğu, alnına böyle yazıldığı gerekçesiyle bırakıyor kendini hayattan geldiğini zannettiği acımasızlığa. Her şeyin dışarıdan ve ulaşılmaz güzlerden geldiği yanılsamasıyla insan, meydan okumuyor bu saplantılarına.
İnsan nasıl ânı yaşamayı öğrenebilir acaba? Nasıl her yaşadığını ilk kezmişçesine heyecanla ve tutkuyla yaşatabilir insan kendisine? Nasıl bir şeyleri ararken yanlışlıkla “ben” deyip kendini bulur insan, bulmayı umduğu şey kendisi olmasa bile?
Her söz, her düşünce, her bakış bir cinayet. İnsan her dakika kendini ve içindeki çocuğu bile bile ve bir o kadar da bilinçsizce öldürmekte. Etrafımızda yüzlerce cinayet işlenmekte, cezayı müeyyidesi olmadığı halde. Neden yapmakta insan bunu? Cinayet ve intihar aynı şeyler mi kabul gören kavramlar dünyasında ve insanların içsel yaşamlarında?
İnsan soru sormalı kendine.
“Ben” deyip bulmalı kendini.
Kendini bulmadan “ben” diye hitap etmemeli
kendi zannettiği ama aslında yabancı olduğu kişiye.
Neden yapıyor insan tüm bunları kendine?
Neden acı çekmekten hoşlanıyor, ne yaptığını bildiği halde zarar veriyor kendine?
Neden bir şeylerin farkında olmadığı halde farkındaymış gibi davranıyor ve bilgiçlik taslıyor çevresindekilere?
Aileler neden sürekli bilgiçlik taslamakta?
Neden herkes en iyisini kendinin bildiğini düşünmekte ve savunmakta en saçma fikirleri bile, kendini parçalarcasına?
Fikrin oluşma yeri akıl mı? Saçma fikir olur mu? Fikrin tanımı ne?
Ve neden insan sürekli kıvranıyor bir şeyleri tanımlama çabası içinde?
Sorular sadece etrafta gezinen egzersiz hocaları gibi yer alıyorlar hayatımızın her alanında. Bastırılmış duyguları ve söylenemeyen tüm sözleri içlerinde barındıran hoş varlıklar sorular. Özellikle de kendi kendimize yönelttiğimizde... Sırlarımızı, isteklerimizi, arzularımızı, duygularımızı ve düşüncelerimizi saklayan düş sandıkları adeta, peşlerinde soru işaretleriyle takip ediyorlar bizi iç dünyalarımızda.
ÖZGE
